. yine otobüs yolculuğu, yine gereksiz temas ve yine deliren bi DeSalvo modeli. kaçtıkça kovalanıyorum sanırım. yaklaşmayın işte kardeşim, üstümden atamıyorum şu gudubet huyu.
. otobüs yolculuğu demişken, göz göre göre görmemeyi dilediğim bazı insan türevleriyle ilgili bi freakshow serisi hazırlamak istiyorum. dikkat çekmek için ya da cidden bariz farklı olduğunu düşünerek g
ururla ortalıkta salınan tiplerden bahsediyorum. hani herkesin enteresan bi şekilde dar paça kot altı -çoğunlukla beyaz- converse giymesi ya da yeni moda büyükşehir celloların deniz kenarına "şu" kadar yakın olmayan şehrimde yaz boyu parmak arası terlikle dolaşması bile gayet rutinleşmişken herhangi bi akımın temsilcisi olmayan bu tipler neden var anlamış değilim.
solda resmi görünen işbu tiplerden oturanı, kafasının en tepesini boyatıp bi nevi eşşek attırmış havası vererek saçı o kadar uzun olmamasına rağmen arkasına da kafam kadar pembe bi tokamsı koymak suretiyle beni benden almış; ayakta duran hatun da, assolist modunda kafasına geçirdiği o tiksinç şeyle "petek dinçöz blair waldorf'u düdükleyebilse ortaya nası bişi çıkardı" sorusunun canlı cevabı kıvamında partnerini başarıyla tamamlamıştır.
caption olarak ise şöyle bi'şey uygun olacaktır: living images of what the fuck in high heels.
. politikayla uzaktan yakından alakam olmamasına rağmen, Obama'nın başkanlık seçimini kazanmasının dünyada yarattığı yumuşak hava dalgasına inanmak istiyorum. bir de Kennedy'den sonra bu adamcağız da herhangi bir Marilyn Manson videosuna konu olmasın mümkünse (bilmeyenler için bkz. Coma White).
. sözlü seviye tespit sırasında "what would you do if you saw a ghost in your house at night?" sorusuna "I'd say eşşedüennağilaheillallaaah.." cevabını veren süper yaratıcı öğrenci adayına da sevgilerimi sunuyorum gün bitmeden.
Sinir boşalmasıyla *yel girmesinin muhteşem birleşimini yaşadım geçen gün. Grey's Anatomy izleyenler bilir, başta Meredith olmak üzere diğer esas karakterler fırtına öncesi sessizliğin tadını çıkarırken soranlara bozuk plaktan hallice I'm fine! cevabını verme eğilimindedir. Sonrasındaysa olanlar olur ve hadise az biraz önce fine olan kimsenin içinde patlayıverir. Benimki de o hesap, sabah saatlerinde gayet fine (!) olduğumu iddaa ederken 1-3 dersi esnası ve sonrasında kendimi kaybediverdim; akabinde yine fine oldum ama iş işten geçeli baya bi olmuş meğer, sonradan farkettim. Akşam derslerini iptal edip erken çıktım, six feet under(ground) Doktor'un yanına gittim, giderken etrafımda olup bitenlerin flulaşmaya başlamasına ve buna bağlı olarak içimin samanla dolduruluyor olduğu hissine anlam vermeye çalıştım ve Doktor'a ulaştığım an ipler koptu. Eve varana kadar fine ve totally lost it arasında gelip giden bünye daha fazla dayanamayarak literally göçüverdi. Sonra ateşlendim ve yaklaşık 17 saat kadar uyudum. Arada sittin kez uyanmışımdır bittabi, de her uyandığımda yanımda bekleyen birinin olduğunu görmek nasıl bi huzur verdi bünyeye işte onu şu şahane kelime haznemle tanımlayabilecek beceriye sahip değilim. Dediğim gibi; hastayken yanımda kimse olmaz benim, kendi kendine geçer gider. İşte sadece bu yüzden bile..just fine.
* soğuk algınlığının halk arasında en bilinen hali.
almost brave: akşam itibariyle almam gereken gayet ciddi kararlar olduğuna ayıkmış bulunuyorum. Söz konusu kararları ne zaman hayata geçireceğim konusunda en ufak bi fikrim olmamasına rağmen, onlar bana geçirmeden ekşın yaratma zamanıdır nidalarıyla gaz vermeye çalışıyorum bünyeye. Haddinden fazla uyumak yok mesela bundan sonra. Her ne kadar günlük rutinlerin yarattığı daralmayı sadece ve sadece uyku iflah edermiş gibi görünse de, daralmanın feriştahını mod düşüklüğüne tercih ediyorum. İşime de 4 (dört) elle sarılmak istiyorum ayrıca. Aslında istemiyorum, zira imkansızlığının farkında olmakla birlikte bu bağlamda yaratmış olduğum metafor da kılişenin önde gideni olduğu için sallamamayı tercih ediyorum. Bir de sigarayı bırakacağım sanrısını yaratarak kendimle dalga geçmeye niyetleniyorum. Olana değil olması gerekene odaklanmak suretiyle pozitif koşullanmak en mantıklısı aslında, da mantığa tekme basalı çok oldu be güzelim; ebeye selam artık, malum.
almost pregnant: ali cengiz'in göbek adını değiştirerek kendime has bi takım oyunlar geliştirmeye niyetlendim durduk yerde. Göbek adı neden illa göbekle ilişkilendirilmek zorunda ona da takılıyorum istemeden. Hani orta ad gibi şapşal bi çeviri kullanmak niyetinde değilim ama en azından yedek ad ya da sonraki ad gibi kullanımlar daha hoş duruyo gibi sanki. Kaldı ki, kendimi tanıtırken de asil adım şu, yedek adım da bu gibi girizgahları tercih etmiyorum. Göbek saçma sadece, memnun olduk.
almost in love: bilen bilir Antalya'dan ne kadar haz etmediğimi ve hatta tiksindiğimi. Memleket herkeslerin tatil ve türevi hayallerini süslerken benim topuklarımı kıçıma vura vura kaçmama sebep olur nedense! Ankara da tam tersi hissiyat kümeleri oluşturmuştur şimdiye kadar. Ancak, dün gece durup düşünmek durumunda kaldım yapacak literally hiçbir şey olmamasının da takdire şayan katkısıyla. Yaşımız geçmiş avuntusuyla dışarıya falan çıkmıyoruz ya artık ve hani çıksak da -çoğunlukla- gidecek bi yer bulamıyoruz ya, işte tam da bu hadise Ankara'nın da kotasını doldurduğu anlamına mı getirilmeli acaba (oh, no)! Yoksa it's just evde takılıp şarap açarak dizi ve/ya film izlemek daha "sükun" bi ruh hali mi yaratıyo? nam-ı diğer thank god it's friday vs. screw god it's everyday.
vanilla: grey's anatomy 4. sezonun bitmesiyle oluşan fiziksel boşluğu -ki sezonun yarı boyunca askerde olduğum için bi halta benzemedi- sex and the city ile doldurup fabulous bi kimse olup çıkıvermiştim. Şimdi de 5. sezon bölümleri arasında beklemek zorunda olduğum 1'er haftalık boşlukları farklı dizilerle doldurma eğilimindeyim. Bu durumdan nasibini alan ilk dizi kisses'nhugs gossip girl oldu. Şu küçük emrah modunda gezen fakir ama gururlu esas oğlan tiplemeleri (bkz. the o.c.'den ryan) nereye kadar dedirtse de ilk sezonu iki günde yalayıp yuttum, eğlendim falan. Bi yandan da biz de lise mi okumuşuz allasen! demekten alamadım kendimi. Pokémon'u çocukların zihinsel ve bedensel gelişimi açısından zararlı bulup yayından kaldıran zihniyet gossip girl'ü de ergen gençlerin yine aynı ve ona ek olarak duygu-durumsal gelişimleri açısından (bkz. who wants to be a millionaire?) zararlı bulup sktr eder mi acaba onu merak ediyorum.
Bloguma erişimimi engelleyen yandan yemiş karar mekanizmalarına ağız dolusu şarlayamadan yapılan hatadan geri dönülmüş bile. Yapılan hata deyince "İstanbul bugün bi facianın daha eşiğinden döndü sayın seyirciler!" girizgahlı tanker patlaması ve/ya gemi çarpması haberleri geldi aklıma. Faciadan hep kılpayı kurtulmamıza ve yapılan hatalardan her seferinde itinayla dönmemize rağmen aptallıktan imtina edemiyoruz bi'türlü; ironide üstümüze tanımıyorum haliyle. Bu bağlamda, ulusal bi sokağa çıkma yasağı ilan edilsin ve sadece zekiler sokakta gezebilsin; aptallar da koruma eşliğinde birbirleriyle görüşebilsin falan, modern dünyanın en büyük gerekliliği bu bence.
Geçenlerde yazmaya başlayıp daralmak suretiyle yarıda bıraktığım bi gönderi vardı. Artık dünyanın en şahane DVD oynatıcısına sahip olduğumdan ve ışıklarının her ne kadar pavyon esintisi yarattığı düşünülse de, fikrimin arkasında durduğumdan (bkz. evet, dünyanın en şahane DVD oynatıcısı), zikrimin ise üstüne binip gezmek istediğinden bahsetmiştim. İşte, o durum hala geçmiş değil.
Uzuncak bi süredir oturup fikir beyan etmişliğimin olmamasından mütevellit beyin zelzelesi yaşıyorum günlerdir. Hezeyanlarımla mutluluklarım arasında kalan rutinlerime de özel ilgi göstermem gerek bu durumda!
Rutin demişken, Jay bugün ilk kez ereksiyon oldu ya da ilk kez açıp gösterdiği için öyle olduğunu düşündüm. Either way, çok duygulandım. Doktor bana benzediğini, aynen benim gibi bipolar olduğunu söylediğinde de aynı şekilde duygulanmıştım. Hatta duygulanmaktan ağzım açık kalmıştı. Ayrıca kendisinden oolum olarak bahsettiğimde "aaaa hocam çocuğunuz mu var!" gibi tepkiler alıyorum ve yine duygulanıyorum :dilçıkaransımayli: Duygu-durum bozukluğu böyle bi'şey heralde.
Yıllardır yalnız yaşamaya alışmış bi adamım ve evin içinde sürekli birilerinin olmasından çok fena kıl kaparım, lakin tam da şu an evin boşluğundan gayet rahatsızım. French Vanilla böyle zamanlarda çekilemeyebiliyomuş diye düşünürken mum söndü gitti, follow the signs?
ÜDS'nin en saf halinden ALES'in en ateşli modlarına geçiş yaşıyorum gün itibariyle. Hem zitrilyonlarca yazacak şey varken, sadece sol elimin serçe parmağıyla sınırlı-sorumlu seçtiğim kelimeleri ifşa etmek arzusundayım.
Son bir haftalık süreç içerisinde küçülte küçülte kuş kadar bile kalmayan planların kalan kısmı da suya düşünce -e bi zahmet- çıldırdım ziyadesiyle. Mevzu bahis çıldırmanın ne kadarı ilgili yerlere iletildi ve yine ne kadarı geri dönüp kıçımdan ısırdı bilemedim şimdi, de bundan sonra iş çıkış saatleri konusunda kesinlikle ve asla ve kat'a net yorumlar yapmıyorum, as we have agreed.
Hazır çevrimiçi örl grey çayımı da almışken, kaldır yakasını bay bay..
abstract: it is not always the right time and place and whatever else, it just happens to take two to make glows-in-the-dark form of a heart. and it is what it is.
purpose: keep the liquid running. might seem like an ordinary repetition of the exact same phrase in different contexts, yet that does not seem to be the case. and life itself might not be that simple, either.
questions upon request: well, any potential explanation would ruin the moment and afterwards. let's just say it's a passionate triangle of the self, the mirror and the image. the rest would just be of lame importance.
code: none needed. red is still the color. end of text.
ben küçük bi kültablasıyım.
küçük değilim aslında iriyim.
ama yine de bi kültablasıyım.
hem kültablasıyım hem iriyim o zaman.
oh mis.
biri kafam kadar iki karamelli fırappuçino ve onbeş sigara sonrası ruh halim bakınız aynen yukardaki gibidir. ruh halinden ziyade mide kramplarının yol açtığı bi şapşallama süreci demek daha doğru olabilir sanki, zira her şeyi ruha yamamak yakışık almıyo artık.
akademik vizyon ve misyon gereği gizli özne müşterileri kaybetmemek adına takındığım tutumların sonuna gelmiş gibi hissediyorum kendimi, bugün telefonla bilgi alma yoluna başvuran bi adamın tutkuyla beklediği sınıfın açılmadığını öğrendiğinde "oraya gelip kavga etmem gerekicek o zaman!" demesi üzerine kendimi -yarı- kaybedip ağzını payladığımda farkettim. kaldı ki daha geçen hafta sertifikasındaki hata yüzünden çemkiren bi hatunu hadi yallahlayıp kovmuş ve üstüne de cumartesi amirliği esnasında, angut çocukları kur tekrarı olunca boku okutman(ım) ve kurum(um)a atıp sıvamaya kalkan başka bi densiz hatuna haddini bildirip nispeten daha insani bi tavırla -yine- kovmuş bulunuyorum. insan göresim yok dedikçe çoğalıyo adamlar, nasıl iş anlamadım!
bak sinirlerim oynadı yine, 2009'a bu şekilde girmek yok anlaşıldı mı!
Milföy hamurundan bozma bi içim var sabahtan beri. Ebenin jujusuyla (bkz. .mın kukuya dönüştükten sonraki en şirin hali) orta şekerli arsenik kombinli şahane bi cumartesi olacağı zaten belliydi; ayrıca cumartesinin gelişi cumadan girer de açılmaz bile.
Ofis saatleri dahilinde gark olduğum dehşet-ül sefalara dair tek kelime etmek niyetinde değilim, zira beraberinde pek çeşitli diğer kombinleri getireceğinden korkmaktayım. Ama tek bi'şey var istediğim; devlet baba, başbakanlık bünyesinde kadının statüsü ve sorunları genel müdürlüğü gibi bi "şey" bulundurmak yerine aptallık üst limitini sabitleme enstitüsü falan kursa mesela hoş olmaz mı! genel müdürlükte gözüm yok asla, sadece birilerinin bu çok ciddi ulusal soruna odaklanmasını bekliyorum artık.
Önümüzdeki 2 gün boyunca cinlerimle yalnız kalma fantezisini araştırıp geliştirmek niyetindeyim. Hepsi ters dönmüşken kaçırmamalı bu fırsatı he!?
Başlık içinse Antony beni affetsin. Ona istinaden şöyle bağlamalı hadiseyi;
I hate you with all my heart, and I have a big one!
Şimdiye kadar yediğim en challenging mim bu olsa gerek, sırf bu yüzden pek sevgili syntax error dostuma bana bu kalbi kadar temiz mimi ayırdığı için en bi şahane sevgilerimi sunuyorum sulu öpücüklerimle birlikte.
Challenging dedim ya, ona istinaden şöyle bi açıklama felan yapmak yerinde olacaktır; benim gibi şahsı uyuz bi adamın en nefret ettiği durumları kategorilere ayırıp üstüne bi de sıraya sokması ziyadesiyle karın ağrısı bi durum. Yani sürekli nefret dolu bi insan değilim (!) bittabi, öyle görünüyor isem de işin kinayesinden mütevellit olmalı. Kişilikli mantıksal çıkarımlarım bi tarafa, obsesif-kompulsif eğilimlerim hayatı kimi zaman çekilmez kılar gibi gösterse de, -forgive the cliché- mükemmellik ayrıntılarda gizli olmakla birlikte detay canavarlığı, kişisel fark yaratımının en öncelikli vazgeçilmezlerinden biri felandır da.
Hal böyleyken, introduction introfunction ve hatta introfiction'a dönüşmeden şu şekil bi dizilem yapmak mümkündür;
kilim-paspas ve sayirin yamulan kenarlarının düzeltilmemesi. ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da, içimi saran iflah olmaz ateş yaptığım işe de engel olmak suretiyle mevzu bahis kenarları kalkıp düzelttirmeye iter bünyeyi. yamuk tablolar da aynı etkiyi yapar. 1 saat uğraşmam gerekse de tekeer teker düzeltirim hepsini. kendi evim olmak zorunda değil bu arada. bakış açısı eksikliğini gidermek en ulvi bi görevdir bu bağlamda. (bkz. çalıştığım merkezin 8 katlı binasındaki 808 resim ve benzeri bugün düz duruyosa sayemdedir, o derece.)
bulaşıkların olduğu gibi mutfak lavabosuna doldurulması. sorumsuzluğun bu kadarı! derim sadece. kimine göre evin en az vakit geçirilen yeri olması sebebiyle kişiliksiz bi mekan olarak görülebilir, lakin kazın ayağı o kadar ucuz değil arkadaş! mutfak kutsaldır bi kere. yemek sonrası oturup sigara-kahve yapmak nasıl zevklidir bilmeyenler bi öğrenip çıksın karşıma. hadi tabakları olduğu gibi koydun, aralardaki o çatal-kaşıklar nedir yani, estetik ziro.
lavabodan çıkarılan tabakların itinayla yıkandıktan sonra büyükten küçüğe dizilmemesi. sürecin en acıklı kısmı bu olsa gerek. o kadar uğraşıp yıkadıktan sonra tabak-çanağı öylece paçavra gibi dizmek hiç adil değil. aynısı çatal ve bıçaklar için de geçerli. çay kaşıkları ve bilumum küçük culinary item boyutuna göre dizilmelidir. Hem toplarken sağladığı büyük kolaylığı da unutmamak gerek. öyle bi damla pirille dağ gibi bulaşığı yıkadım, temizledim, pampak ettim demeyle bitmiyo bu işler, azıcık duyarlı olun yahu!
kültablasına kül ve izmarit dışında yabancı madde atılması. tiryaki kimseleri en çok çileden çıkarabilecek durumdur kuvvetle muhtemel. şahsen, söz konusu maddeleri küllüğe atan her kimse burnunun ucuna basmak istemişimdir hep sigarayı. ironiye bakınız ki, aynı kimseler sigarayı muslukta söndürüp çöpe atan diğer kimselere uyuz olma lüksünü bulabilmektedir gayet. karşılıklı saygı ve sevgi çerçevesinde boğmak isterim bu tiplemeleri.
içmekte olduğum çay-kahvenin iznim olmadan dökülmesi. neymiş efenim soğumuşmuş. soğuk soğuk içilirmiymişmiş. ulan sana ne! ağız benim, dil benim, mide benim. hem sen sıcak içiyosun diye laf etmişliğim var mı ki şimdiye kadar malcan! havalar ısınmaya başlayınca da oy bi aysti olsa yok bi fırappe olsa diye ağlıyosun ondan sonra, hani soğuk içilmiyodu!
ortak yaşam alanlarının kişisel zevk-ü sefa dürtülerine alet edilmesi. çok geniş spektrumlu bi hadisedir kendisi. çoğunlukla eve kız atmaktan tutun da, tanımadığınız ve çok yakın olarak nitelendirilen insanların eve gelmesine kadar pek çeşitli türevlerinden bahsetmek mümkündür. bu kimseler nedense hep çok sinir bozucudur. hani önyargıyla felan yaklaşılır zaten, lakin yakınlaşma çabaları ve sosyalleşme güdüsü gözüme gözüme girmeye başladığı anda çığrımdan çıkarım gayet. sonunda uyumsuz ve sorunlu olarak addedilebilitem vardır ama başarmışımdır işte, herkes rahatsız olmuş ve eğlencenin doruklarına çıkamamıştır sayemde *yolilayi-huu yuffilayyi-hee*
sevilmeyen müziklerin çalınması. en bencil olduğum husus kendisi, farkındayım; lakin yapacak hiiiçbi'şey yok. ben böyleyim, yiyosa gelin.
Yukarıdaki asıl nedenler ve bi ondan daha fazlasından dolayı, yalnız takılmak ve huzur bozmamak adına her gün 60 kilometre yol yapan bi kimseyim. normal mi? evet. hayır. belki. hem dön de kendine bak bi önce, budur.
Son gönderinin üstünden 1 ay mı geçti şimdi? Peki mevzu bahis gönderinin, yapıldığı ayın 31'inde kendini bulmuş olması, ait olduğu ayı reddedip kendine saygısını da yitirmesini gerektirir mi?
*
tennis is difficult. i love you.
my family and me. i love you.
i can't change my life. i love you.
**
fuck you because i loved you.
fuck you for loving you, too.
i don't need a reason to hate you the way i do.
* üst göstermeli ifade öbeği, basit bi kur atlama sınavının hepi topu yarım sayfalık kampozisyon kısmından alıntıdır. sahibesi kimse nasıl bi ifade karmaşası yarattığının farkında olmadan derin anlamlara gömmüştür boşlukta sarsılan söylemleri.
** üst göstermeli ifade öbeği ise, aslen çok başarılı bi şarkının nakarat tabir ettiğimiz kısmını oluşturmakla birlikte, şahsıma * üst göstermeli ifade öbeğinin tamlayanı gibi görünme eğlimlerine gark olmuştur gün içerisinde.
Bi tarafta basit bi dil öğrenicisi, diğer tarafta da fenafillaha erip geri yere çakılmış bi rock star. En öngörül(e)medik zamanlarda herkes nasıl aynımsı oluverire en güzel bi örnek işte size.
Hani tam da gecenin şu körü hayatın aslında ne kadar basit bi denklemden ibaret olduğuna dair sayfalarca lakırdı döşeyebilecekken, oynamak istemiyorum artıklara ulaşıyorum kendi kendime. Aşkla nefretin muhteşem uyumuna dair bu bağlamda söylenebilecek tek şey siyahla beyazın ortayı buldurmayan aşk ve nefretidir sadece. Grinin şahsiyetsiz bi renk parçası olarak kalması da işbu iki uç arasında çekiştirilip durmasından başka bi'şey değildir. Siyahlar içinde birine hayran olmamak elde değildir çoğu zaman, asil ve hatta karizma olarak değerlendirilip ağızdan boşalan sular toparlanmaya çalışılır. Beyazlar içindeki başka bi kimse ise çok masum görünür ve garip bi şekilde yine hayran bırakır kendine ve yine ağız sıvıları şarıldamaya başlar. Aynı ilgi ve şefkati griler içerisinde salınan bi kimsenin elde etme olasılığı ise evet, öküz götünde arpacıktan bi boy daha ileriye gitmez, gidemez.
Aşkla başlayan seks hep çok anlamlıdır mesela, çünkü ilerleyen aşamalarda en vahşi olana dönüşecektir samimiyet adıyla. Samimiyet ve en hisli dokunuşlar beyazdır ve fakat hareketler sertleşmeye başladığı andan itibaren siyah patron olacaktır en nihayetinde. Kırmızıyla siyahın cazibesinin nedeni de bu olsa gerek; tutkuyla sarmalanmış en karşı konulamaz hayvani iç güdüler, evet hayvanız en nihayetinde.
Durum şudur aslında;
id'im üzerindeki otomatik pilotu boğazladım gitti. 5 duyu konuşmadan da yaşamı devam ettirmeye yeterliymiş gayet.
Sonbaharı bekleyen kumrular gibiyim ve hatta sevmekten kim usanır, hayrına tarzan olayım gibi nağmelerle en baba bi hareket çekiyorum Ağustos reziline. İnsanlık dışı sıcakların şahsımı insanlığından daha fazla çıkartmamasını istiyorum. Jay de ayaklarımı yalamasın artık, n'olur!
Ayrıca Baileys ve Kahlua harmanlamasıyla gayet kafayı bulabilien bi kimseyim. İlk kez görür gibi bi heyecanla A-aaaa bak kırem karamelli bu, A-aaaa bak bu da kahveli diye diye götürdüğüm kadehlere bi Pazar sabahının sekizinde kalkıp mesai yapacak olmanın daraltısı da eklenince, takriben 1 saat içinde gökyüzünde yalnız gezen yıldızlarla ip atlayan bi kimse olup çıkıverdim, ne hoş.
İlişki gurusu kadrosundan da istifa ettim bi süre önce. Hiçbi sosyal/tinsel güvencem kalmadı ve fakat huzurluyum. Hem pek marjinal değişikler yapmak üzere enerji toplar vaziyetteyim an(lar) itibariyle. Fazladan kimseye ve hiç'bi şeye tahammülümün olabileceğini sanmamakla birlikte elimin tersiyle okkalı bi tepiveriyorum, o kadar.
Az yukarıda bahsi geçen potansiyel değişikliklerle gayet bağlantılı olarak, öğretmenliğin bana göre bi'şey olmadığının ve derslere isteksiz girip bu durumdan ziyadesiyle sıkılıyor olduğum acı gerçeğinin zö boss tarafından da belirtilmesi bünyeyi tedirgin etmek yerine baya bi rahatlatıp neşelendirdi bile. E o zaman hem dinleyip hem yazmak gibi bi'şeyler yapmak zamanıdır çok yakında!
Public Displays of Affection başlıklı bi gönderi vardı yapmam gereken, vazgeçtim. Hani durumlara uygun şarkılar bulmak isteme eğilimindedir ya kimisi ve hani kimisinin de düşünmesine bile gerek kalmaz ya bulmak için; tesadüfen çaldığı ya da gayet random söylemeye başladığı ilk şarkı günün özetidir aslen, öyle işte. Pek bi önemi kalmadığından olsa gerek.? Çakma bi değişim sürecinin kenarında ve hatta tam orta yerinde olabilirim. Yine pek bi önemi kalmadığından olsa gerek.? Yazmaya hiç bu kadar erinmemiştim şimdiye kadar.
Maria-something açıp SATC izlemeye gidiyorum ben. Orospu karmam eşlik etmese n'olur ki!
Çok manidar şeyler yapasım var gibi bu akşam. Hani böyle maniler düzüp sağa-sola yollamak ya da şapşal kelime oyunlarıyla kendimi şaşırtıp eğlenmek gibi. Bunların hiçbiri manidar görünümlü değil, farkındayım; lakin işin özü orda zaten. Herkes gördüğü gibi anlayacak olduktan sonra ben ne diye uğraşsın allasen!
Öğrencilerim de bugün -yine sayemde- histerik kelimesinin anlamını uygulamalı şekilde görme şerefine nail oldular. Derse girdiğim ilk andan itibaren 32 diş sırıtmak suretiyle yaptığım konuşmaların arkasını kesemeyince, çift kişilikli okutman modunda saldım gitti. Kas-kasıl nereye kadar. Hatırlayamadığım kadar uzak bir zamanlar sahne korkum vardı, evet. Bir de şimdi bak ve hatta dön bak aynaya, bu sen misin hatırla! Patlıcanın ingilizcesini de yazamıyomuşum ayrıca, bugün farkettim. Aborgine değil abeurgine (bak yine yannış yazdım!) aubergine olacak(mış )doğrusu. Bi öğrencinin de dediği gibi, beraber öğreniyoruz işte. Ne tatlı.
Birden çok yoruldum. Gözümün önünde hala ağustos dönemi 100 saatlik hazırlık atlama programından kareler uçuşur vaziyette. Aynı programı 808 kez evirip-çevirdikten sonra ilk formatından bir arpa boyu ileri getirmiş olmanın evlere şenlik sinirini yaşar gibiyim hala. Ve lütfen pek sevgili üniversitelerimiz sınav içeriklerini enine-boyuna yaraşır biçimde hazırlayıversin bundan sonra. Koskoca tabir ettiğimiz üniversiteler makul sınavlar hazırlarken, onların bi'kaç beden altı kurumların kendinden geçip nerdeyse çakma TOEFL kriterlerine uygun bi prosedür takip etmesi midilli skinde uğur böceği izlenimi yaratıyo gayet.
Uğur böceği dedin, aklımı aldın. Sanırım bu kadardı.
Son iki güne damgasını vuran bozuk mi(ğ)demle alakalı olarak herhangi bir resim felan koymak niyetinde değilim, en tatlısı bile mi(ğ)de bulandırır kanımca. Hem sebebi de haftasonu boyunca fütursuzca tükettiğim alkol, evet. Confession on a dance floor oldu tam. Ayrıca bi süre kavunla alakalı bi'şey okumak, yazmak, tatmak, görmek ve de duymak istemiyorum. Blog da schizoaffection with a melon on top kıvamına gelmek üzereyken yerinde bi karar olduğu inancındayım gayet.
Elimi-sallasam-yüzellisi-gayrısından-bana-ne kişisi olmadığım gibi olanları da pek onayladığım söylenemez, lakin the end is the beginning is the end de değil hani. Her bitişin yeni başlangıçlara gebe olması gibi, kapanan her kapının başka bir kapının açılmasına dalalet olması da çok umrumda değil. An itibariyle kendi içimde çelişiyor olmam algılarımın kapalı, duygularımın dumur olduğu anlamına da getirilmesin lütfen. Gayet kendimdeyim ve hareketlerimden sadece ve sadece ben sorumluyum hala.
Your relationship is my greatest nightmare recognized!
Rahat addedilen tüm yaklaşımların hayat kolaylaştırır nitelikte olduğunu farkedebilmek çok zor sanırım. Ya da farkedip kabullenmek çok acı verici olduğu için hep daha fazlasını istemek daha kolay. Buyrun size kaos en karamellisinden. Fazla ilgiden, gösterilen fazla ilgiye aynı fazlalıkla karşılık beklenmesinden, gelecek planlarından ve daha "ben"le uğraşmak yeterince zorken birdenbire "biz" oluvermekten boğuluyorum, daralıyorum ve diğerleri. This is me being the very me, deal with it!
bi de something decent shouldn't be THIS impossible to come along, right!?
Bir zamanlar paint üzerinde yaptığım çalışmalardan bahsetmiştim şurada. O vakitler askerdim, bilmem kaç ay sonrasında aşağıda görülecek olan çalışmanın yüklemediğimden fazla anlam kazanacağını bilemezdim bittabi.
Bu bağlamda, major thanks to Carrie Bradshaw and the.posse. Kendilerine beşinci olmaya aday olduğumu da belirtmeliyim içim fışkırırken!.
Tek bir tane üzerinden milyonlarca yorum yaptıktan sonra hepsinden önce açtığım yeni sekmeye şöyle bir bakıyorum göz ucuyla ve kendi etrafımda silik daireler çizmeye başlıyorum.
Ogustus Yulyus'u kıskanmış vakti zamanında, o yüzden ikisine birden otuz-bir gün vermek zorunda kalmış whomever it has terribly concerned. Ve hatta Ogustus bana-ne-bana-ne-ben-de-isterim-bööö kişiliğiyle gayet örtüşür şekilde 0-6 yaş reyonlarından yaparmış hep alışverişini.
Ağustos'un gelişiyle birlikte, hangi ayın otuz hangisinin otuz-bir çektiğini yumruk üstü girinti-çıkıntılarına bakarak hesaplayan ve yumruklar birleştiğinde iki çıkıntının neden yanyana olduğuna ayıkamayan kimselere yapılabilecek en güzel bir açıklamadır az yukarıdaki. For dummies kıvamında olsa da akılda kalıcıdır, eğlencelidir falan. Ayrıca ayların kaçar günden oluştuğunu neden çekmek eylemiyle belirtiriz anlayamıyorum, çok gereksiz.
Önemli not: Kavun meyvesinin hastası değilim. Kavunlu sakız çiğnemem ve yazlık mekanlarda içine dondurma doldurulan kavuna da içim falan akmaz. Ama kavunlu Vin Cent aklımı başımdan alır. Dün gece itibariyle Cardinal Melon da aynı etkiyi yaptı bünyede. Elimde şekerli içkimle salonun bir ucundan öbür ucuna; got so totally drunk, mmhmm.
Böyleyken böyle. Socially unacceptable addettiğim, hiç etik değil diyerek şarladığım ve esheflerle kınadığım ne varsa burnumun dibinde bitiverdi son iki haftadır.
Peki rahatsız mıyım bu durumdan!?
Üçüncü-sınıf-pavyon-şarkıcısı kahkahaları* eşliğinde, hayır!
Konuşmaktan da yoruldum artık. Derste, telefonda, çevrimiçinde, çevrimindışında, ofiste, gelende, gidende, bankonun önünde, merdiven ortasında, pencere pervazında, kıçımın kenarında (!) ve benzeri neresi varsa orada. Bu nedenledir ki, gün sonunda yöneltilen sorulara 10 saniye boş boş baktıktan sonra cevap verebildim; anlayışımın kıtaldığından değil, bilakis kimseyi no more anlamak istediğimden kendisi.
Bazen Jay gibi işediğim kumla kavga etmek, halı-kilim-paspas ne varsa onun püskülleriyle oynaşmak ve oturur pozisyonda kuyruğumu yakalayıp çekerek geriye düşmek istiyorum. Adam çektiğinin kendi kuyruğu olduğunu bilmiyo mu sanki! Minare götüme, dünya skime modunda takılıyo işte, ondan iyisi mi var..!
* Üçüncü sınıf pavyon şarkıcısı falan değilim ve hatta pavyona hiç gitmedim. Kendisi, durumun bünyeye verdiği mazoşist-like zevkin göstergesi bir Türk filmi enstantanesinden daha fazlası değildir, o kadar.
Bir nefes şaraba gömülmüş bir yudum sigaradan ibaretim ben. Minicik bir kadehe sıkışmış ellerim var. Parmak uçlarımla birlikte avuçlarım da soyuluyor hala. Her nefes umduğumdan daha ekşi bu gece. Ve hatta acı. Meşruya kaçmaya çalışan bir aldatma silsilesinin içinde biraz daha ekşiyor gibiyim. Ve hatta acıyor bile olabilirim. Kırmızı bir zarfın içinde sanki sahip olabileceğim her şey. Ruh daralmasını bu kırmızı zarfa eş koşuyorum istemeden.
Üçlü bir oyun bu.
Herkes yorgun.
Ve işte bununla başlamıştı her şey,
Bir fındık tanesi
ve belki
daha fazlası..
Birbirini bilmeyen iki farklı kimsenin bulabildiği tek ortak noktaysa gördüğüm, zarfa saklar kaldırırım düşünmeden. 60'lardan kalma bir LP'den daha değerli olamaz belki. Belki kendine hayran bırakan cızırtıların arasında eskiyip gitmez.
Yine de,
Bir nefes şaraba gömülmüş bir yudum sigaradan ibaretim ben. Minicik bir kadehe yansımış gözlerim var. Ve hatta acıyor bile olabilirim.
Pek uzun zamandan beri gerçekleştirmeyi planladığım template ve blog title değişikliklerine vücud buldurdum bu akşam itibariyle. Eski template'in hala hastasıyım, lakin yazdıklarımı kaldıramaz olmuştu artık korkarım. Çok kahrımı çekti, ve işte böyle..piyanonun ucundan akıp gitti..
Yeni template'in istemeden yaratabileceği Nip/ Tuck vari atmosferden şiddetle ve imtinayla kaçmak isterim, zira Kırisçın'ın poposu ve Şa:n'ın evlerden ırak surat ifadesi, daha ne!.
Schizoaffection with a Cherry on Top and the red tear down the tender cheek, to the very palm of my left hand.
Akıl almaz göndermelerle bezeli, algı seviyelerini zorlayan semantik bir kaos ortamına hoşgeldi sevgili okuyucu. Görsel değişiklikler bu denli fark yaratır mı ki cidden? Yoksa ben hep mi böyleydim!?
Gözüm dışarda değil, sadece şiş. Boynumun sağdan sola - soldan sağa dönememesinin sebebiyle baldırlarımdaki iç gıcıklayan acının ilişkisineyse odaklanmıyorum bile şu an. Yepyeni bir sayfa açtım, içinden yuvarlanıp uzamış kirli silgi parçaları döküldü yine. Lütfen durun! Öncesinde tek bir çizik bile atılmamış olması gerekirdi o sayfaya. Turuncu ajandaya geçmeye de korkuyorum henüz. Tren garına tekrar gidene kadar bir, bilemedin iki sayfa bir şeyler yazmış olabilirim belki. Tükenmez kalem kullanmayı bir borç bilmeliyim bu durumda?
Dünyayı kurtarıyorum adam!
Hergün hem de.
Müzeyyen Senar'ın hangi şarkısıydı o?
Tekrar çal diye. Daha çok sevişmek için.
Ama bu işte.
Hepsi.
Evet efenim, Jay'le 1 haftamızı doldurduk dün itibariyle (bugünü dün yaptım, her şeyim bir draft silsilesinden ibaret korkarım). Bilmeyenler için Jay, DeSalvo hanedanının en küçük üyesi olmakla birlikte -ki hanedan hali hazırda 2 kişiden oluşmaktadır- henüz 2 ayını bile doldurmamış literally minicik bir British Shorthair yavrusudur. Sol omzumdaki şeytanım ve/ya sağ omzumdaki meleğim olarak nitelendirebiliriz kendisini aynı zamanda. Yakalandığı kedi nezlesi hareketlerini kısıtlayıp az biraz limoni bi moda soksa da, eskidenmiş o; tam da şu an berjer koltuğun üzerinde kasılıyor sahip olduğu tüm İngiliz asaletiyle.
Ve yine evet, bugünü dün yapmış olmamdan mütevellit daha bi yazasım var gibi. Ya da dün yazmaya kalkıştıklarım, bugün yazılası gelenlerden daha az önemli olduğundan mı bilinmez..ne diyordum!?
You can take my soul but you can NOT take my lack of enthusiasm!
Gerçekten yaşlanıyorum. Yok artık öyle sıkış-tıkış mekanlarda çılgınlar gibi eğlenip dağıtmak, ve hatta sıkış-tıkış olmayan mekanlarda bile eğlenip dağıtamıyorum no more, ne yazık! Geçen gece neredeyse yüzyıl sonra If'e gidildi the.gang'in büyük bir kısmıyla. Hani Jinga kimseleri de çok leziz olmuş yeni formlarında, lakin ruh keneleri basmış ruhumu; screwdriver kar etmedi, uyuz canım tequila shotlara burun kıvırdı falan. Etrafımdaki herkesin yaklaşık 808 ay tatilde olmasından kaynaklanan depresif bi oluşum da olabilir benimki, zira hala paper work ve elt üzerine sabah 9 sonrası mesai harcayan bi kimseyim.
Bazı günler fast forward edilebilmeli artık ve/ya doğrudan skip, kasmak gereksiz.
. ziyadesiyle tactile bi kimse olmama rağmen gereksiz temaslardan nefret ediyorum ve hatta tiksiniyorum. bugün otobüsle eve dönerken, etrafımı çeviren 4 kadını bizzat bu sebepten kafalarını cama vurup kırmak suretiyle öldürmek istedim. şöyle ki;
sol çaprazımdaki kadının çantası sol ayak bileğime çarpıyordu.
solumdaki kadının çantasının salak püskülleri sol kolumun kıllarına sürterek kaşınıdırıyor ve üstüne huylandırıyordu.
önümdeki kadının manda boku rengi dalgalı saçları, koltuğa yasladığım sol elime dokunup yine kaşındırıyor ve huylandırıyordu.
son olarak, sağımdaki kadının t-shirtünün kolu sağ koluma sürterek bünyeyi çileden çıkarıyordu.
minik tefek bi adam olsam azıcık toparlanır en azından ikisinin etkisinden kurtarırdım kendimi ama ne mümkün! uzun bacaklarım ve geniş omuzlarım buna müsaade etmez, edemez. ayrıca niye hepsi kadın a.k.!
. bi daha mümkünse pampero denen yere gidilmesin. gidilse de önceki mekan drunk olmasın, zira temmuz'un 3'ünde iliklerime kadar üşüyebildiğim için çok mes'udum. tek nedeni o değil bittabi. verandadan ileri en bahçeyi çok beğendim, evet. koltuklar çok rahat, armutlar pek davetkar ve vodka-tonic gayet kıvamında.
. bahçeli 7. cadde girişinde, yanımızda duran polis arabasını farketmeyip kırmızıda geçen ve üstüne iki farklı polisin yönelttiği "neden kırmızıda geçtiniz (abla)!?" sorusuna yine iki kere "ama kimse devam etmiyodu!" efsanesiyle yanıt veren na-jay beybiye aşk dolu sevgilerimi yollamak istiyorum tam şu an. promil testi de isteyebilirdik üstüne, buna da şükür bittabi.
. yazılı seviye tespit sonrası sözlü seviye tespit yapmaktan da deliler gibi tiksiniyorum artık. malum ambiguous oral placement bahis ettiğim. daha önce belli kereler yine bu sayfalarda dalga geçmiştim kendileriyle. bu bağlamda, günün monochrome dialogue örneği olarak şöyle bi'şey gösterilebilir;
+ can you sing?
(30 sn. sonra)
- yes, I can.
+ ok, can you dance?
(40 sn. sonra)
- yes, I can.
+ ok, now, are you dense?
(5 sn. sonra)
- hı? annamadım hocam.
+ yok bi'şi. git bankoya kaydını yaptır. hadi.
. big bossla kapışmamızın ikinci günü kutlamaları kapsamında her şey normale dönüverdi birden. nasıl oldu anlamadım. istifa etme noktasına gelmişken böyle anormal bi normalleşme fırtına öncesi ya da sonrası sessizlikten hangisi olur ki acaba! çok yorgunum, ayıkamıyorum.
let us see then you and I.
Ve evet, Zeynop'la gecenin bir körü giriştiğimiz koyu muhabbet dönüp dolaşıp Tori Amos'a geldi yine. O sordu ben söyledim bu haftaki Top 3 Amos şarkımı. Bilinçsizce seçilmiş gibi görünen 3 şarkı; Baker Baker, Liquid Diamonds ve Roosterspur Bridge. Hadisenin garip kısmı şarkı isimleri değil bittabi. 3 şarkının aklıma ilk gelen sözlerini şöyle bir düşününce gark olduğum dumurları ifade etmek mümkün olamadı;
* what's in your cake this time!?
* keep it just between us!
* do you even see me now!?
İçinde bulunduğum Great Expectations dönemini ve geçtiğimiz hafta yaşananları daha bariz anlatabilecek başka 3 küçük cümle olamaz. Eeee! n'olmuş, ne var o sözlerde! demek isteyenlereyse söylenebilecek pek bir şey yok.
It's a Tori thing, you wouldn't understand.
Nasıl duyduysam öyle - stop chasing shadows, just enjoy the Light! - aksi um-rum-da değil, bitmiştir. It's like ten thousand spoons when all you need is A knife ayrıca. İronisi bende kalsın, bi de her şey iyi olacak safsatalarıyla gelinmesin bu defa mümkünse. It doesn't even sound like a phrase anymore. Period.
Hafta başından beri taş çatlasa, top patlasa günde 2 saat uyuyabiliyor zavallı bünye. Hani bilinçaltımda bilincinde olmadığım bi'şeylerin varlığından söz etmek mümkün mü bilemiyorum, zira hepsi burnumun dibinde durup duruyor. Büyük bi adım attım bu gece, belki, kendimce. Feedback ne şekilde olacak kestiremiyorum an itibariyle, sadece "hadi gel beni kurtar, yoksa durduramam." demek istiyorum en manidar tavrımla. B.B. kişisinden de kurmaya çalıştığım iletişime karşılık gelmiş değil henüz. Sarayın soytarısındansa hikayenin esas oğlanına rezil olmayı yeğlerim mantığı işe yarar bi'şeymiş onu görmüş oldum en azından. Zaten dakka başı 88 fikir değiştiren bi oğlak erkeğiyim, hani tutarsızlıkmıdır yoksa restless olmanın getirisimi tartışılır bittabi de, yorma beni - yeter gayrı -leyli leyli!
Bu arada, hani ben sigarayı bırakacaktım ya, işte ona istinaden şöyle bi güzellik yaptım bugün - editlemeden filtrelemeden olan doğallığıyla paylaşıma sunuyorum;
Çok etkiledi beni nedense. Tepede görünen gizemli ışık öbeklerinden ya da sigarayı tutuştaki asaletten olabilir - of anam! Fotoğrafın kalan kısmında vudukızımla gayet derin mevzulara dalmış olmamızın mutluluklara gark eden dayanılmaz hafifiliği belki de kısaca. Hemmen ciddi bi'şeyler yazmalı bunun üstüne?
Smoking is orgasm anywhere. Shot my nada, baby! Oh, yesss.
"Hiçbir şey"e ithafen sen ve ben'e kaldığı yerden devam etmek istedim ama beceremedim. Ayracımız yokmuş meğer. Hikayenin tam ortasında kalmışız sıkıştığımızı farketmeden. Sen kimsin onu da hatırlayamıyorum. "And then I pointed the gun towards my very self" son cümlesi var aklımda. Hikayenin ortası bildiğim yer bizzat sonuydu belki. Sen de benden önce ölmüştün, hatta ben öldürmüştüm, onu da hatırlayamıyorum. Bu yalnızlık takıntısı da hikayeyi istediğim gibi tamamlayamamış olmamın kaçamadığım sonucu. Hiç benzetme yapmadan kırıvermişim kalemi tam da ortasına geldiğimde. Yeni yeni farkediyorum son cümlede nokta yerine kurşun parçaları koyduğumu.
Tanımlayamadığım bir şeyler daha var aslında. İnat etmemeliyim bu kadar. Birileri bana kalkıp düz bir çizgi üzerinde yere bakmadan yürümeyi öğretmeli. Uçurum var sanıyorum ayaklarımın altında. En dibinde de düşmekten korktuğum nehir incecik bir çizgi gibi görünüyor. Aynı üstünde yürümeye korktuğum ip gibi. Renkleri farklı sadece. Bir de, nehir hep görmeyi istediğim göle dökülüyor. Nehir olmasa göl de koca bir boşluktan farksız. O da benim gibi. İkisi ne olursa olsun kesişiyor en sonunda. Boşluk bildiğim boşluk değil artık. "And then I pointed the gun towards my very self" son cümlesi var boşlukta. Nehir daha da belirginleşiyor, kurşun parçaları ağırlaşıyor. Ben hala ipin üstünde tökezliyorum..
Plağın üzerine koydunuz yine elinizi. El sizin değildi. Tırnağınız da iğne değildi. En sevmediğim şarkınız çalmaya başladı. Gözlerimi kapayamadım. Gözleriniz kapanıyordu. Ayakta durdum sadece. Boynunuz bile düz duramıyordu. Çok yorgundunuz. Nasıl da uykusuzdunuz. Uykuya daldım sizi izlerken. Rüyamdaydınız yine. En sevmediğim şarkınız çalıyordu hala. Mırıldanıyordunuz boynunuz yana düşmüş. Gözleriniz aralanıyordu. Nasıl da uykusuzdunuz ve nasıl da parlıyordu daha açık gibi görünen sol gözünüz. Yanınıza sokuluyordum rüyamda. Kahverengi koltuğun tam ortasında oturuyordunuz elleriniz iki yana bırakmış kendini. Kıpırdayacak haliniz yoktu. Nasıl da masum görünüyordunuz. Dışarıdan bakıyordum kendinize. Sağ işaret parmağınız kaskatı kesilmiş duruyordu. Tırnağınız çatlamıştı sanki. Daha çok sevdiğim diğer şarkınız çalmaya başladı sonra. Başımı öne eğip daha da sokuldum kahverengi koltuğunuza. Nasıl da usuldunuz. Sağ işaret parmağımı uzatıp daha açık gibi görünen sağ gözünüzün altına doğru dokundum. Nasıl da huzurluydum. Çok yorgundunuz. Kıpırdamadınız bile. Daha da parlar gibiydi sanki gözünüz. İçinizde bir yerlerde soluksuz yazıyordunuz yine. Tek kelime okuyamıyordum. Biliyordum. Kokusunu alıyordum. Çok tazeydiniz. Hepiniz. Birlikte. Ve biz. Nasıl da yumuşak soluyordunuz. Avuçlarınız terlemişti. Tedirgin miydiniz?. Aniden titrediniz. İrkiliyordum ve hatta diken diken oluyordum. En sevdiğim diğer şarkınız çalmaya başladığında işaret parmağı kaskatı kesilmiş sağ kolunuzu başınızın üzerine koyup ayağa kalktınız. Nasıl da uçuyordu adımlarınız havada. Dans eder gibiydiniz. Ben yerimde doğrulamadan kayboldunuz koridorda. Işıklarınız kaldı ardınızda. Uyandım. Gözlerim kamaşıyordu. Nasıl da güzel uyuyordunuz. Maskeler vardı etrafınızda. Yüzünüzden soyup çıkardığınız binbir çeşit rengarenk maskeler. Her yere onları koyuyordunuz. Kimse tanımasın sizi umuyordunuz. Nasıl da büyüleyiciydiniz. Hala yazıyordunuz daka kesik soluklanarak. Duramadım daha fazla. En son kahverengi koltuğunuza dokundum. İzim kaldımı bilmiyorum. Kapı kapandı ışıklar arasında. Nasıl da güzel parlıyordunuz.
Pek çok şey yaptım bugün;
.çok okudum.
.çok yazdım.
ama noktası nerde hatırlayamıyorum, hala aynı satıra devam eder gibiyim.
.çok içtim.
.çok çektim.
.çok dinledim.
.çok söyledim.
ama kim duydu kestiremiyorum, hala aynı kelimeleri tekrarlar gibiyim.
.çok izledim.
ama ne gördüm bilemiyorum, hala aynı noktaya takılıp kalmış gibiyim.
.çok yükledim.
.çok yürüdüm.
ama aldığım yola bakamıyorum, hala aynı yerde yuvarlanır gibiyim.
birden fazla refresh button'la cebelleşiyorum ne zamandır, kulakların çınlasın vudukızım. hala aynı zaaflara kurban gibiyim.
belki de değil. belki de kapladığı yerden, uzattığı sayfadan daha fazlası yok önümde. belki olmadan kestirip fırlatmalı olanca gücüyle.
hayatımın sıfır noktasındayım gecenin bu yarısı.
belki tamamlanmalı ben 10'a kadar saymaya başlamadan.
With all the alcohol running in my veins and the coffee serving me the smallest yet most delicious sip ever and the smoke hurting my inside out, I feel the change, the inevitable and the misery that has missed me most. I am home, alone!
Kutlu dönüş hafta(sonu)nda nihayete erdi. Başlamak istemediğim şeylere yeniden başlamak zorunda olmam ya da özlemediğim dinamiklere bir kez daha boğulmam kivili şarap içmekten daha çok sıkmıyor canımı. Mükemmelliğim detaylarımda gizli sanki; mükemmel bir adam olduğum için değil, tam tersine kimseye görünmeden içten içe bölünerek çoğaldığım için. Saplantılı olduğum ne varsa aynı, hatta aynı şarkıyı 20 kez arka arkaya dinleyip 21.de de aynı zevki alabiliyorum. Tek yapmam gereken sürekli alternatif(ler) yaratmak; alternatif bir hayat, alternatif eğlence anlayışı, alternatif sosyalleşme modları ve alternatif kişilikler, nam-ı diğer içten içe bölünerek çoğalma ve mümkün olan en mükemmeli yakalama. Bu baş ağrısıyla daha fazla uzatmaya niyetim yok, olmamalı. Yazmaya başlarkenki amacım da kendimle yüzleşmek değil kutlu dönüş haftasının en detaylı bir özetini vermekti zaten. Belki sonra.
2 günde toplam 2 sigara, direksiyon başında yutulan kilometreler, hiç olmayacak otoban hikayeleri ve kaybolmayan/ kaybedilemeyen/ şaşırtmayan ben yine buralarda, başka bir şehirde ama hala orada, tüm efsanelerden uzak..eskinin pusu içinde sağı-solu silip havayı dövüyorum ellerimi sallayarak..delice. Kolay anlaşılsın, kendime büründüm sımsıkı. Battaniye gibi kapladım dört duvarımı. Sıcak geçirmez buzz gibi bir deriyim artık kendi etrafımda.
Çıplak topuklar yere vururken hangi tahtanın çıtırtısı vücut hatlarını bu kadar ortaya çıkarabilir! Tam karşımda durduğu yerde görmezden geldiğim, "don't tell me a woman did this to you.." sana mı ithaf edilmiş dünyanın öbür ucundan? Sen kimsin hem? Sabah kalktığımda söylediğim şarkı ne kadar ironikse, gözlerimi yeniden kapadığımda annemin yanıma gelip sarılması o kadar gerçekti. 26 yıl sonra bugün yine annem olsun yanımda..hep şımartsın, huzur yumağı yapsın.
3. sigara vakti geldi. Herkese benden birer şişe Vincent, dönene kadar idare etmelik.
İçime böyle bi mutluluk, bi huzur, bi bi'şey doldu 2 gündür. Dün aldığım takdir belgesi (şeklini, şemalini her şeyini ben ayarladım ama başkası verdi) ve öncesinde giriştiğim ilişik kesme hadiselerinin bu duruma katkısı göz ardı edilemez bittabi. Şimdi sırada minik tefek (!) bi tatil ve sonrasında da I'm putting my life back on track bağlamında yapılacak bi yığın iş/değişiklik/vs. beni bekler durumda, şimdiden bi to-do list yapmaya başlamalı en güzelinden.
Ben bir sevgi kelebeğiyim. Zaafsız, önyargısız, kin-geçirmez/tutmaz bir yapıya sahibim. İnsanı insan olduğu için sever, ne olursa olsun "gel!" diye bağırırım. Kinayeyle işim olmaz, her şeyi doğrudan söyler, insanlara 2 kelime edip karşılığında 15 dakika konuşmak zorunda bırakmam -uuuu öyle tipler de mi vaaar! ne fena!-. Demem o ki, hala vakit varken değerlendirin bu fırsatı ahaha
See ya'll soonish beybies..
Siyah botlarını 20 gün sonrasında son kez çıkarıp geçen 137 güne silinecek yenilerini ekleyecektir DeSalvo kişisi. Basit bir ayrılığı karmaşık bir kavuşamama trajedisi haline getirmeye gerek olmadığını düşünmektedir, zira bundan sonra herhangi bir ayın 26'sını bu şehirde bu durumda görmeyecektir.
Öncesine dair bi'şey kaybolmamış bin şükür. Bundan sonra mottomuz -ağız dolusu ve ifadenin hakkını sonuna kadar vererek- "Ankara karım İstanbul metresim olsun", evet.
Her aya 1-2 gönderi köşesinde bu hafta Apranax bağımlısı olmam dışında yazacak pek bi'şey yok. Olsa da yazmam zaten, zira "uff" desem askerlikle ilgili bi'şeyler çıkıyo arkasından, kas(ıl)maya gerek yok.
Neyse işte, dişim falan hiç ağrımazdı benim, İstanbul'un suyundan mı neresindense artık pek bi ızdırap veriyo bünyeye hınzır azı. Gecenin köründe uyandırması yetmez gibi bi de beynime acımasız oklar göndererek yaş getirtiyo uykulu gözlerimden. Sonrası 2 Apranax ve 1 sigara..da nereye kadar!!
Geçenlerde elemanın biriyle şöyle bi diyalog geçti aramızda;
Eleman: (Yarı beline kadar uzandığı pencereden bilgisayarı göstererek) Abi ne oynuyosun öyle?
Ben: (İstifini bozmaz şükela bi tavırla) Need for Speed.
Eleman: Ooooo hangisi yau.
Ben: 2.
Eleman: Olm o ne zamandan kaldı be.
Ben: İsa'dan bittabi, arabaları da havarileri kullanıyo zaten bak!
Eleman: Haha! Peki ne kullanıyolar?
Ben: (Alaycı bi gülümsemeyle) O-hooo-ooo sen de yani..Chariots of the God, ne kullanıcaklar ki başka!!
Az birazdan çıkıp uçak biletimi almak niyetindeyim. 17 Mayıs 2008 Cumartesi akşam üstüsü Sabiha Gökçen'le randevum olacak muhtemelen.
İlgilenenlere öpücüklerimle...
Paint üzerinde post-anderthal abstracto çalışmalar yapıyorum artık ve İtalyanca öğrenmeye heves ediyorum Babylon ile. Babil'in asma bahçelerinde salınasım var vurgulu "r"lerimle. İngilizce de biliyorum ya nasılsa, zorluk çekmem zannımca.
Her şeyi ve herkesi düşünecek o kadar çok vaktim var ki, etrafımda "hiç bi halt düşünemez oldum" şikayetiyle dolaşıp duran herkesin aksine mütemadi bir brainstorming halindeyim. "Tamam, budur!" dediğim her planın sonrasında hadise dönüp dolaşıp "ama para yok a.k." ye geliyor olsa da, hayallerim, aşkım ve ben low-profiled bi yerde full speed ilerliyoruz.
Bu arada, 2 hafta sonra biletler geliyor. Military terminology bünyesinde bilet, vatan aşkı içerisinde kışlaya giriş yapan bir alt dönem aaahskerlere karşılık gelmektedir. Sonrasında so-called vatan, millet, sakarya zihniyetine bol bol maruz kalacak olan bu gençler, satır aralarındaki welcome to the jungle, ready to get fucked insensitively!? mesajlarını göremeyecek ve ciddi ciddi vatani görevlerini yerine getirdiklerini zannederken, aslında bünyelerinde kalan -o da varsa- 2.5 gram vatan-millet sevgisini de kaybedeceklerdir.
Şöyle bir saptama var bu bağlamda;
Doğu'da asker vatanı bekleyen bir kahramanken, Batı'da, kep ve botlar arasında skilen bir et parçasıdır.
Üstleri memnun etmek için kıç yırtarken, gençlerin "aidiyet" duygusunu tamamen yok ettiğini farkedemeyen ya da bariz göz ardı eden tüm ordu camiasına benden az şekerli bi 3'ün 1'i.
*Diyorum ki azıcık tut kendini, diline kemik tak falan bişiler yap..en azından burada..en azından bi süre. Etrafımdaki herkesten nefret ettiğimi belli etmemeye çalıştıkça batıyorum sanki ama yapacak bişi yok, sınıf ayrımını sonuna kadar destekliyorum bu böyle biline!
*Geçenlerde Amerika'lılardan biri şaşırdı konuşurken, şimdiye kadar sarcastic birini hiç görmemiş buralarda yazık. That day was painfully beautiful like any other day, yes.
*Sevgili Şubat'ın da özel güzel bişi olması gerekiyodu ama olmadı. Tek bildiği 31 çekmek olan yurdum gençleri arasında 29'un önemini gösteremeden gitti ağlamaklı. Şimdi Mart geldi, hoşgeldi..de 4 yıl daha beklemek zorundayız *sniff* Şubat içinde tek bir gönderim bile yok ayrıca, sarı sayfalarım da olmasa yandı gülüm keten helva modunda bi adam olurdum muhtemelen (bkz. would have+v3).
*Zen Neeon öldü, Voxline çok yaşasın. HQ (bkz. Head Quarters) koridorlarında Ms. Amos'un sesini yankılandırıyorum günün ilk ışıklarından akşamlara değin. Utanmadan üzerine bir de Sia, Regina Spektor, Kate Havnevik, UNKLE falan ekliyorum..bekliyorum..bilmiyorum.
*Çizgili Periler sürekli etrafımda. Turuncu çizgileri parıldasa da kimse farkedemiyor..bilmiyor..görmüyor..ben yine bekliyorum.
* Love you all over, therefore I am.
Her şey çok yavaş ve bir o kadar da anlamsız. Mantığı kapıda birakıp girmenin dayanılmaz hafifliğine kendini çoktan kaptırmış ve dört tarafı kurallarla çevrili bünyenin varlığını aynı çoktanlıkla unutmuş kimselerin arasında, onlardan biri olmamak adına verilen kavganın yarattığı yorgunluk mudur zaman su gibi geçerken günlerin sürekli uzama sebebi!??
113 and counting, hadi bakalım.
Öyle kendi halinde geçip giden bi günün sabah saatlerinde Sinclaire Starlust çıkıverdi karşıma, DeSalvo'nun karşısına yani. Yaratıcılığın sınırlarını zorlamayı seven biriydi ve olduğu her şeyden gurur duyarak "ortam kişisi" olmamayı seçmişti kendine. Hüküm sürdüğü 1 hafta boyunca yazdığı şarkılar hem kendini hem DeSalvo'yu son derece memnun etmiş olacak ki, ilerleyen zamanlarda birlikte olmaya karar verdiler. Ava Herona ile de yaklaşık 10-15 gün sonra tanıştılar. Ava, hakkında henüz fazla ipucu vermese de, DeSalvo & Starlust birlikteliğine kısa sürede uyum sağlayacağı su götürmez bir gerçek gibi görünmekte.
Boys and green skins
Boys on the edge
Boys on the bed on my bed
Happy Saturday..
Durum, göndermeli başlığın yarattığı izlenim kadar kötü değil aslında. İstiklal'de bi kafedeyim mesela şu an, yanımda da kahvem sigaram falan. 2 gündür de fik-fik geziyorum ayrıca. İnsan ve medeniyete duyulan özlemin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bi anda nizamiyeden yürüyerek çıkmak, ağır soğuk algınlığı sırasında alınan en kuvvetli antibiyotiklerden daha hayat kurtarıcı ve de rahatlatıcı bi'şeymiş, arz ederim.
Yorgunluk, üşüme ve ağrı/acı anlayışlarımın tamamen değiştiği de genel-geçer bi gerçek haline geldi. Dizlerimdeki çürükler ve parçalanmış ellerimin yarattığı muhteşem kombinasyonu sizlere de göstermek isterdim ama birliğe kamera sokamıyoruz bildiğiniz üzre. Komandonun yandan yemiş haliydim, onbaşı oldum; yemin ettim usta asker oldum ve çok yakında da çavuşluk mertebesine erişme durumu kuvvetle muhtemel ama kimin umrunda!! Yarın itibariyle de komutanlara ders verme durumları başlayacak, Star Wars ziyadesiyle; adamların rütbelerine alışıncaya kadar kimseye selam veremedim, zira omuzlarındaki çizik ve yıldız şeylerini farkedip seçene kadar geçip gitmiş oluyolardı. Neyse işte, İstiklal'e dönüş zamanıdır tutmayın beni! En kısa zamanda daha ayrıntılı bi up-to-date gönderi ile kucaklayacağım sizleri..
I salute to you commander and I sneeze; cause I have now an allergy to your policies, it seems.
Evet, az sonra biri beni cimcirecek ve sabahtan beri boğuştuğum bu son derece gerçekçi kabustan uyanarak kahkahalarla bezeli neşeler saçacağım ortalığa, aksini düşünmek bile is-te-mi-yo-rum!! Müessese itibariyle askerliğin evlilikle birlikte dünyanın en saçma şeyi olduğunu düşünürdüm, today totally proved it was NOT for no reason at all. Şöyle ki;
Ankara'nın nasıl bi yer olduğundan bi'haber nizamiye görevlisi kimse: "telefonunu bıragg öyle gel, içerde yer yogg." şaka di mi!
Görevi insanlara sıraya geçip öyle beklemeleri gerektiğini söylemek olan ve bunu mission impossible kıvamına sokan ne idüğü belirsiz asker kimsesi: "geç sırayaaaağ! ben gelip sokarsam kötü olur." e yok artık daha neler, hoşbulduk a.k.!
Ne idüğü belirsiz başka bi asker kimsesi ya da bi üstte bahsi geçen andavalla aynı kimse, bekleyişin 3. saatinde herkesin üşümekte olduğunu görerek : "çok üşüdüyseniz güneşte bekleyebilirsiniz euheuhe." hadi canım! şu an zırhlı birlikler sınırları içinde olmıcaktık ve de ayak parmaklarımı hala hissedebiliyo olucaktım ki sen de görücektin güneşte neler neler yapılırmış, mal!
İşin ironisi, beklenilen alan o an kapalı tutulan eşşşşşşek kadar bekleme salonunun kapı önü nerdeyse, asker adam soğuktan etkilenmez (woooo-hoooo!) falan gibi bi mantık söz konusuydu heralde ama gerekçesi her ne olursa olsun bugün maruz bırakıldığım(ız) uygulamaların sorumlularını en içten şiddetlerimle kınıyorum! Yıl 2008 oldu arkadaşlar, yazıktır ve hatta GET A FUCKING LIFE!!
Bu durumda an itibariyle officially Aaaahskerim, evet.
I have literally caught a lite sneeze. Bayılıyorum böyle şiirsel bi adam olduğum zaman, hani şiir bana ait değil, şiir de değil zaten şarkı sözü ama -sel'leşmek gerektiğinde, sözsel olmaktsansa şiirsel olmayı yeğlerim bu bağlamda. Devamında gelen caught a lite weight, lightning seeds göndermelerini ise içimde saklı tutmak niyetindeyim şu an.
Boys on my left side, boys on my right side, boys in the middle but you're not here. [whatever, sunshine, you keep doing your thing and I'll be doing mine. Not cool to be judgemental, whatsoever. sounds familiar? at all?]
Yeni ofisimde yazıcının iç gıcıklayan sesini dinlerken, saniyelerdir çıkmasını beklediğim Aralık dönemi parametresinin ilk sayfasının bembeyaz ucu göründüğünde nefessiz kaldığımı hissettim bi an. Yeni bi başlangıcın alameti olmasını beklediğim parametre basit bi sayfadan ya da listeden daha fazlasıydı benim için, ama anlamıyordu kimse ne çare.
DeSalvo delirmiş falan değil, bilakis bakış açısının ilklerin önemini kavrayabilmek adına ne kadar gerekli olduğunu vurgulayabileyim diye yazmış olmalı yukarıda görülen freaky satırları, bilginize.
"Elin ağzı torba değil ki büzesin" söyleminin alt kümelerinden biri mcık ağızlıları da kapsıyor ise, büzme işlemi ne kadar gerçekleştirilebilir onu merak ediyorum. Hem de çok! Bi de küfür yerine sövgü sözcesini kullanmak niyetindeyim bundan sonra. Hadiseye böyle daha bi yumuşaklık, bi tatlılık, bi renk falan kattığını hisliyorum (al bi tane daha). Bana küfür etti dallama! yerine, bana sövgülerde bulundu, bak haylaza ah-hah-hah! örneğinde olduğu gibi mesela. Dünya daha güzel bi yer olma mı böyle olduğunda!? Hı!?
Main Menu ve Message Center arasında kalmışım n'eyleyim, arada da View Tracks bittabi de 2 hafta sonra gidiyosun adamım ne iş!
Su da kalmamış şarabın içeyim, i-was-thirsty-for-everything-but-water-was-not-my-style persona değilim, hyphenların canını seveyim.
Nedir şimdi bu! Tamamen doğaçlama anlatılan etken-edilgenlerin en edilgenlerinden biriyim, alından süzülen en bi parlak ter damlasıyım, tahtaya yazdığım en yamuk cümle, kuyruğu en kıvrık g'yim, anladın mı!?
Formatı bombozuk sayfalar arasında kendini gösterebilen en fancy -in every sense of the word- öbek olmanın gururunu yaşarken, kontrol s yerine kontrol z yapıveren başı bozuk kendini bilmezler sayesinde running in circles bi kimse oluveriyorum. Thank god the circle is a perfect one uuuu.
Sonuna kadar ayırdım satır aralarını gördün mü!? Kafan giricek nerdeyse ulan bi zahmet okuyabil artık yuh! Pragmatics is some kind of a scientific language study, in which non-sarcastic persons and such will most definitely lose the hell out of themselves , mmhmm.
buh-bye diedie buh-bye.
Her şeyi oluruna bırakmak, oluru kabullenememek, olması gerekeni hayal etmek, kontrolsüz kalmak, iradeyi zaafa salmak, salınıp asılı durmak, durup kıpırdayamamak, kıpırtılara dayanamayıp solu(kla)yamamak, titreyip düşmek, kalkıp silkelenmek, bitip yıkılmak, yıkıntıları deşmek, deşilip yaralanmak, kanamak, ağlamak, çırpınmak, kuru gürültüyü dinlemek, dinlerken pabuçların altında ezilmek, ters dönmek, debelenmek, yutkunmak, delinmek, akmak, başa dönmek, yinelemek, görmemek, görünmemek, her şeyi oluruna bırakmak..
oynamıyorum artık.
Yarım çıplak, sesim çatallı, gözlerimse şişip şişmemek arasında kararsız bekliyor. Sense of humor ve cool olan her şey millerce uzakta bulduğu ilk masanın altına saklanmış günün geriliminin geçmesini bekliyor adeta. Kavun şarabının yerine şeftaliyi koyamadım, öylesine içtim, gece erken bitmemeliydi ama yine de "lütfen bu son şarkı olsun" dedim daha içeri girmeden. "Tonight was supposed to be fun!" oysa ki. Öyleydi de. Out of the blue gelen hediye ve çağrışımları ve göndermeleri ve anlamları ve taking turns anlatılan her şeyin "E işte sonunda ölmeli o zaman, n'oluyo ki öyle olunca!"lara gelmesi ve diğerleri. Filmi izlemek istiyorum artık ve yorum yapmak ve sigara yakmak ve ses çıkarmak avazım yettiğince..
yazmıyorum artık.
Küçükken küçük kalmak istemeyip büyüyünce bi'taraflarımın arşa değeceğini falan düşünürdüm, büyüdükçe büyüyesim gelirdi. My Sweet Sweet 18 dönemlerinde ise meydana gelecek değişikliklerin libido artışı ve sivilce popülasyonunun patlayışından ibaret olacağını nereden bilebilirdim, kifayetsiz kalıverdim ortada dımdızlak - cıscıplak - cascavlak. Şimdi bakınca tek derdim hala büyümek olsa keşke demekten alamıyorum -kendimi- kontrol edemiyorum hatta. Fevri Persona'nın yerini Relatively Calm Sarcastic Persona'ya devrediş sürecindeki sancıları ise unutmuşa benziyorum şimdilerde. Kendi çemberimde neyi değiştirirsem değiştireyim hayatım boyunca anlam veremeyeceğim pek çok şey sabit kalacak yerinde onu gördüm/ görmezden gelirken gözüme gözüme soktum sonunda. Ben büyürken benden büyüklerin 0-6 yaş tavırlarına kaba etlerimi ayırarak gülmeye de alışmaya başladım. Şu an kendimi her ne kadar günah çıkarır vaziyette hissetsem de, yaptığım intikam planlarının en nihayetinde masum birer kelebeğe dönüşeceğini biliyorum.
Tüm imla kurallarına da uyuyorum yazılı anlatım esnasında. Gözlüklerimi taktım, gömleğimin düğmelerini boynuma kadar ilikleyip saçlarımı da yana yapıştırdıktan sonra siyah üç bantlarımı giyerek saldım kendimi sokağa. Yolda yürüyen kimsenin dönüp bakmayacağı ve hatta fark bile etmeyeceği bir kişilikken, yüzüme yayılan pis gülümseme daha da anlam kazanıyor aslında. Kıyafetlerimin altında sakladığım kocaman kasap bıçaklarının da yüzümü aydınlattığını hissediyorum, mutluluk bu işte.
no angel came..
..you wouldn't understand.
Her gün biraz daha nefret duyuyorum bir şeylere, birilerine. Hepsinin sebebi farklı ama özü aynı. Önüne geçmeye çalışmadığım gibi görmezden de gelmiyorum, bu defa dışa yansıması çok farklı sadece; sürekli güler yüz, bitmek bilmeyen bi memnuniyet ifadesi, ağız dolusu kahkahalar, ilgili ve alakalı yaklaşımlar ve niceleri, ben değil kısacası. DeSalvo'nun ipleri tamamen ele geçirmişliği olabilir mi diye düşündüm ama o da değil korkarım. "Savunma mekanizmasının böylesine can kurban!" dediğini duyuyorum iç yerlerimden bi sesin, "buldumcuk olma otur yerine.". Şimdilik dinler görünüyorum ama tedirginim çok, bakalım.
Belirsizliğin yarattığı baş ağrıları da yeme de yanında yat kıvamına geldi artık. Aşağılarda bi yerlere koyacağım resim her türlü açıklamayı saf dışı bırakacak nitelikte aslında, o yüzden de susup daha fazla konuşmamayı tercih ediyorum. Sadece;
Duvarları tutacak gücüm kalmadı, kaldığın yerden devam et, hadi gel beni kurtar..
- Otobüs sırasında sigara içen insanlardan nefret ediyorum (tüm kalbimle)
- Otobüs sırasında bok var gibi dibimde bekleyip gereksiz temasta bulunan insanlardan nefret ediyorum (tüm kalbimle)
- Cumartesi ve Pazar günleri ortalıkta amaçsız gezinip gereksiz kalabalık yaratan insanlardan nefret ediyorum (oldukça)
- Dört kişilik asansöre beşinci binmeye çalışan insanlardan nefret ediyorum. Bi de soranları var "5 kişi alır mı?" diye, kalıcı mallık ıslah olmuyo.
- 100gr. İngilizcesiyle guru kıvamına gelen öğrencilerden nefret ediyorum; "Hocam, bu egzersiz böyle çok vakit alıyo sanki, şöle yapsak daha iyi diğ mi!?" (gel yavrum kucağıma otur, sen yaptır, hazır kucağımdayken de "etken" ve "edilgen" çatıları görelim.?, "Hocaam, colorı yannış yazdınız (wrong write!) kitapta u'lu yazmış!" (kitap elindeyken de herkesin tuttuğu kendine kızım denmiyo ki, etik değil hiç.).
- Title Ms. Amos göndermesi bittabi. "Asansör müziği"nden nefret etmem, kaldı ki apartmanda asansör yok, iş yerindeki asansörde de müzik yok - ipod alıp takıcam yakında, yanlardan vidaladıkmı yürütemez kimse. şahane.
DeSalvo:
olm yarın ne züg yiycez
DeSalvo:
saate bak
the portakal.:
yatcam ben simdi
DeSalvo:
ben de öyle yapim
DeSalvo:
çok mantıklı geldi birden
the portakal.:
ahahahaa
şimdi bunun blog yapıcak nesi var demesin okuyucu, zira mesene'yi amaç değil araç olarak kullanmanın faidelerinden yararlanıyoruz sonuna kadar. Ha şöyle de bişi var; saatin bi'hayli geç olması nedeniyle artık zıbarılması gerektiğine Wykka'nın söylemi üzerine ayıkan DeSalvo kişisinin amaç ve aracı neresiyle ayıracağı şüphelere gark edebilir kimseleri..ki saçma sapan bi laf oldu zaten. İki satır eğleniyoruz şurda, budur yani (hadi sus yat sen!).
the portakal. says:
blog yaptım
DeSalvo says:
bakiim
DeSalvo says:
eahahaha ben de bi önceki bi dudaa yerde bi dudaa gökte gönderiden sona aynı karmaşıklıkta bişi beklemiştim
DeSalvo says:
gerçi kendi içinde ziyadesiyle karaşık bi diyalok zaten ya neyse artık
the portakal. says:
bizim için yekten açık bişise de
the portakal. says:
başkaları için garabet bi unsur olabilir diyorum ben
DeSalvo says:
haklısıns..düşün dur artık clocwork neye gönderme kafadaki kordelya neyin sembolü
DeSalvo says:
euheueheu
the portakal. says:
dimi laağn
DeSalvo says:
du hikaye yaziim hemen
DeSalvo says:
koca kafama iliştirdiğim ve bizon götünde arpacık gibi duran kordelyanın hafif sararmış ve kırışmış uçları kadar kederli ve pembeydi kalbim
the portakal. says:
ehahahaa
the portakal. says:
kederli ve pembe olayına bittim ben
*
Yeşil donlu, Sibel Can/ Ahu Tuuba/ Serpil Çakmaklı kart(postal)lı rüyalara dalmak niyetindeyim bundan sonra (boyun devrilsin DeSalvo!). Yeni yıla da kışlada dansözler eşliğinde girme planları yapıyodum ama Wykka sağolsun leblebi, çekirdek ve kola gerçekliğine ayıktırdı bünyeyi. Hem hepi börtlek suyuma vodka karıştıramadan girmek durumundayım yeni yaşıma, ama haksızlık bu ööle diğğ mii!?
Soru: İki dengesiz karşılaştığında dengesizin önde gidenini önden götürten dengesiz hangi dengeleri alt-üst ederek dengesini şaşırmış ve hangi dengesiz olmuştur!?
Cevap: İkinci dengesiz. Birinci kendini biliyo zaten.
Giriyoruuuuum.Giriyoruuuuuuuuuum.Giiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiir.dim. Neye?
a) itin götüne
b) dans ayakabılarıma
c) gerdeğe
d) depresyona
e) dünya evine
f) antırapoza
..g ve sonrası şıkları yazmaya yüreciğim dayanmayacak. birilerini oyum oyum oyup iç yerlerine de bade koyasım var, evet. mahalle muhtarlığından da istifa ediyorum an itibariyle. o kadar. yıkılın şimdi.
#!@#>:(#! : pimi çekilmiş DeSalvo bombasıyım ta kendim şahsen, insanlık henüz D-bomb nası bişi bilmiyo tabi. az daha sabır.
Ebenin hörekesinde gövel ördeklerle meşk-ü sefa eyliyorum dünden beri! İkinci tekil kılığına bürünen gizli özne Ayşe Kadın (bkz. fasülyesi) demeden çıkmayacak saklandığı yerden.
Bu bir.
En kısa zamanda bi gurup kuracağım. Toplam dört eleman olacak ve hepsinin adının ilk harfi A olacak (ben de dahil), gurubun adı da aDÖRT olacak (A4 gibi aynen, evet.) Hatta gurup elemanları böyle ofis işleriyle haşır-neşir kimselerden seçilecek ki (bkz. familiarity to paper work) daha bi göndermeli ve manidar olsun. Hem -gurubu dinlemedim, önyargımın da farkındayım- kolibandı'ndan pek çok daha yaratıcı kanımca.
Bu iki.
Sigur Ros kimselerinin ne dediğini anlamıyorum ama dinle dinle şiştim kaç gündür. Arada değişiklik olsun diyerek -çerez muamelesi yapmadan- dinleyerek keyiflere gark olmuşumdur hep..de bu defa uyuşuk-mayışık bi kıvama getirdiler beni. Oradan-buradan şarkı sözlerinin çevirisini aramaya korkuyorum, o kadar yani. Now playing: Sigur Ros - Hafsol
Bu üç.
DeSalvo bir sıçrar, iki sıçrar, üç sıçrar, arada bi sigara yakar, dört sıçrar, beşinciye hazırlanırkeeeen falında çıkan pirensesin aasasını (hala bulamadım, neyse artık o) alır götüne sokar. Götüne giren aasa açılmayan pirenses kurbağaya dönüşür, bir sıçrar, iki sıçrar, üç sıçrar, dördüncü de DeSalvo'yla sidik yarıştıramayacağını anlar, geri sıçrar ve öpmesi için yanağını DeSalvo'ya uzatır. Ortalık yerde -hele de bi kurbağayla- öpüşmeyi sevmeyen DeSalvo kurbağayı alıııııır ve eve götürür. Uzuuuuun uzun öpüşürler ve mavi pancurlu evlerinde lila başlı gövel ördekleriyle mutlu-mes'ud yaşayıp giderler (DeSalvo uzuuuuun uzun kurbağayla öpüşmedi bittabi, eve gittiklerinde kıçına şaplağı yiyen kurbağa korkudan normal haline dönüverdi hemen.).
Bu da dört.
Forgive me father for I have sinned - sorry in advance, I am SO doing it again.
Sigarayı karamelli kahveye batırıp yesem ya da karamelli Magnum'u ucundan yavaşşşça yakıp ciğerlerime çeksem daha zevkli olur mu? İşin vahimetini geçtim artık, tamamen bir keyf ve eğlence adamı olmuşum. Haftanın iki günü zil takıp zurna çalmaya heveslenmem hayırlara vesile olacağı yerde iflah olmaz bir alışkanlık sırasına geçmiş, korkmalı mı ki.?
"Put your head on my shoulder rather than the woods." demiştim ya kaç zaman önce, işte onu kendim bile çok ciddiye almamışım aslında. Geçen gece neyin varsa avuçlarımda bırakmışsın, bende kalanlarsa başını göğsüme yasladığında saçlarına takılıp kalmış. Ötesini-berisini düşünmeden, ağzıma sığmayacak kadar büyük laflar etmeden ve araya girecek -an itibariyle kısa görünen- birkaç ayın (ön)muhasebesine girişmeden, boşlukta çırpınan kelebeklerin coşkusuna ses çıkarmıyorum şimdilik.
Now playing: Tori Amos - Cooling
Not: Bugün fal baktırdım, askerlik dönüşü -ama döner dönmez- aile arasında bi söz, bi nişan, bi bi'şey varmış, potansiyel kayınbaba bile çıktı telve kıvamında. Hanemin ortasına yerleştirmişim hatunu, elinde de böyle pirenses aasası (neyse artık o) çok aşık olacakmışız birbirimize. Aile arası söz/ nişan hadisesinin hastası oldum özellikle, hadi bakalım uuuu maşalla.
Now playing: Air - La Femme D'Argent
Kredi kartlarının arkasındaki güvenlik kodunun önemiyle biz insanların kıçına verdiği önem arasında hiçbi fark yok bence. Birinin yüzüne dokunursan sorun olmaz ama kıçına parmağını değdirdiğin anda kıyamet kopar, nedense. Hani gelen-giden selam vermek babında ellesin demiyorum bittabi..de tüm gün üstüne oturduğun ve en nihayetinde iki bacağın ortalık yerde birleştiği organımsı bi oluşum neden bu kadar önem arz eder hayatımızda anlamıyorum. Konuya giriş neden kredi kartlarıyla yapıldı onu da anlamıyorum zaten. Mevz-u bahis güvenlik kodunun son üç rakamı olmadan sanal semalarda bi halt edilememesi çıkış noktası kabul edilsin bağri.
Now playing: Zero 7 - Truth & Rights
Asıl konuya gelecek olursak; aslen çok afili ve vurgunç (bkz. vurucu, dokunaklı) bi gönderi yapmak niyetindeydim, lakin bilinç cinahlarında meydana gelen kısa devrelerin tüm zihinsel süreçleri felce uğratması sonucu yukarıdaki seyr-i zul meydana gelmiş bulundu. Eski günlerde pek bir eğlenerek (!) gerçekleştirdiğim ve hatta "host" ettiğim çevrimiçi-canlı (çok anlamsız, evet) derslerin etkisinde kalmış olmalıyım ki, kendimi esas oğlan ilan ettiğim resimli bi hikaye yaratmacası kurgulamak istedi cancağızım. Bu denli sulu bir ortamda vicud bulacak bir kurgunun tutarlılığından depderin bir endişe ediyorum korkarım.
Now playing: Zero 7 - Distractions
Aldım-verdim-kendimi yendim, sarhoş oldum ama zaaflarıma kurban etmedim bünyeyi, belki de ettim farkında değilim, olaya nerden bakıldığına bağlı olabilir gayet.
DeSalvo kadehinden aldığı ilk yudumu diliyle ağzının içinde dolaştırıp zevk-ü sefaya gark olduktan sonra, kapattığı gözlerini açıp hafifçe yukarı kalkık başını indirerek karşısında oturan Na-jay-jay'e hınzır bir gülümsemeyle "Is this heaven or what!?" der ve sigarasından derin bir nefes çeker. Karşılığında Na-jay-jay'den aldığı cevap ise suratındaki gülümsemeyi genişleterek kadehinden daha büyücek bir yudum almasına sebep olacaktır; "Puure heaven, honney!".
İşte böyle başladı dün geceki "akıllara zarar-ziyan" the.gang toplaşması. Herkesin bir yere dağılmış olmasına ve yine herkesin bireysel olarak birbiriyle görüşmesine rağmen bi türlü zaman-mekan dinamiklerini biraraya getirememesi söz konusu gang ruhunu gıdım etkileyememiş, mutluluk verici bittabi.
Toplamda 7-8 saat süren içmece ve eğlenmece "craze"inin hangi bi detayı verilir ki şimdi allasen! Gece başlamadan kafayı zitrilyon yapmışım, gerekli gereksiz milyonlarca kelime tüketmişim, her zaman olduğu gibi sağda-solda püskürecek birilerini bulup onlarla bile eğlenmişim, ertesi gün sabahın kör seherinde başlayacak 4 saat ders ve sonrasındaki yığınla ofis işini hiçbir yerlerime takmayıp gözlerim pörtleyene kadar -kimi zaman ciyyak ciyyak- şarkı söylemişim/ söyletmişim/ bira şişelerini mikrofon belleyip düğet yapmışım (bkz. Voodoogirl-Aycan-DeSalvo üçlüsü singing I won't goooo getting tired of youhuuuu..), fenafillahlara ermiş geri gelmemişim sözün özü. İşin en güzel kısmı da, günün ortasına gelindiğinde "olm dün gece efffffsaneydi, koymuşum her şeyin dibine!" diyebilmek.
G.E.C.E hakkında yorum yapmayı ise gereksiz buluyorum an itibariyle. Daha önce çeşitli gönderilerde belirttiğim her şeyin arkasındayım sonuna kadar...da kaç aydır çalmıyor olmanın etkisiyle daha bi lezzetli olmuş adamlar, aynı istikrarla nice performanslara diyoruz.
Not #1: the.perfect kapılın 10. ayı mutlu ve de kutlu olsun tekrar, must still be addicted to bass with some hot voodoo.
Not #2: Wykka ve DeSalvo kişileri emin olmadan asla ve kat'a hiçbir şarkıyı söylemeye kalkmamalı, zira artık herkesin götüne pelesenk olmuş bi eserin orta yerinde takılıp zırvalamak hoş olmuyo bu yaştan sonra.
- "mesene"de ismini (kişisel ileti değil, dikkat lütfen) "aşkaaaaam seni çok seviyoruuuum", "*burayasevgilininisminisokuşturun* nerdesin yaaaaa!" ya da "*sevgilinin ismi* *kalp* *şahsın ismi*" yapanlar,
- Feysbuk olur başka bi arkadaş/çift bulma ve çiftleşme sitesi olur, bu tip yerlerde "default" olarak vesikalık resim kullananlar (sevdiğim kimseler bile olsa acımam),
- Pek çeşitli eğlence mekanlarını tek tip dolduranlar, eğlenirken gereksiz temasa geçenler, sigara dumanını orama-burama üfleyenler, dans esnasında savurduğu saçı gözüme sokanlar,
- Mekanın ambiyansına uymayan, yanında bağyan görünce bi de üstüne vodka-tonic'ini absolut isteyince kebapçı ağzıyla "başka bi arzun isteğin var mı ağbi" deme gafletinde bulunan bahşiş delisi garsonlar,
- Çaldığı bok-püsürüğü ciddi ciddi müzik sanan denyocan Dj'ler ve yine çalınan bok-püsürüğü müzik sanmak suretiyle Dj eşliğinde -elinde viski şişesi- kendinden geçen "üst düzey" göt laleleri, otsbir olsanız çekilmezsiniz, aynen öyle.
Yarın gece Manhattan'da eğlencenin doruklarına ulaşmayı bekler durumda the.gang. Sen yüzümüzü kara çıkarma to whom it may concern.
Yola çıkarken yanıma aldığım hiçbir şeyin almadığım her şeyle ne kadar da uyumlu olduğunu gördüm bu gece. Ya da yazmaya başlarken aslen akılda olmayan her şey nasıl da akl-ı selim bir şekilde hiçbir şeyin yerini alarak tümleyiveriyor satırları, hayret! Şeftali suyunun kadifemsi dokusuyla karamelli kahvenin yoğun kokusu için de söylemek istiyorum aynı şeyi. Özellikle karamelli olmak zorunda değil ama, şarap sonrası ikincil ilahi içecek olduğunu bilen her tür kahve üzerine alınmalıdır söz konusu durumu.
There are times when there is this tune echoing in my not-really-sane-yet-perfectly-sober head and kinda whispering the exact words you whispered last fall..
Yol üzerinde belirlediğim her noktaya bir işaret bırakıyorum -hani daha önce demiştim ya, sonunda bir krallık olacak ve herkes happily-ever-after modunda yaşayacak- beni bulabilesin diye. Yalnızca bu defa ekmek kırıntıları yerine kan damlalarımı bırakıyorum ardımda. Saat 8'de hava iyice karardıktan sonra yola çıkmalısın, ancak o zaman farkedebilirsin damlaların yukardaki yansımasını. Sakın unutma, kimine göz yaşlarımı da eklemiş olabilirim o yüzden dikkatli ol toplarken.
Closed all the doors before I made this final decision. Heading to the ultimate dream and still waiting..
Göl kenarındaki iki katlı ahşap eve vardığında hemen önündeki iskelenin sonuna git ve senin için bıraktığım battaniyeye sarınıp dinlen biraz. Sandalyenin hemen yanında kapalı bir kutu göreceksin. İçinde bir kupa, bir kadeh ve bir bardak var. Seçimine göre farklı yollar belirecek önünde, ama korkma hepsinin sonunda ben varım.
It's just silence and me all around..
Çok az kaldı. Aradan bunca zaman geçmişken ve yol boyunca her şeyi ve hiçbir şeyi denemişken hayal kırıklığı yaşamanı istemem. Bu his çok farklı..alışkanlık gibi değil ama hep yapmak istiyorum, hep yanımda olmasını istiyorum, kimi zaman defolup gitmesini istiyorum ama çok uzaklaşmamak şartıyla. Bir kere bütünleştikten sonra kazısam da iflah olmaz korkarım. Sonuna geldiğinde anlayacaksan ne zırvaladığımı. Kaybetme korkusunun şehvetle karışıp gök kuşağına yansıması bence bu duygu, evet o kadar renkli ve cezbedici. Kim ne derse desin;
I'm loving you more and enjoying it less.
Random: Sia'nın içimdeki mırıldanışı, Skye Edwards'ın ağız dolusu sözlerini bastırıyo bu gece. "Let's not fight! I'm tired, can we just sleep tonight!?" vs. "I don't need you to talk to me or cast a light on this broken dream." gibi bi durum çıktı ortaya. İkisinin kesiştiği köşede de "Everytime we live together, we die a bit more!" yer ediniverdi kendine.
Fact: Anneden gizli yapılan hepi topu bir dakikalık bi telefon konuşmasının, bardağın dolu kısmını kırmızılar, eflatunlar, sarılar ve turunculara boyayarak görünür hale getirmesi nasıl huzur verici bi durummuş aslında! Ufak şeylerle mutlu olmak ya da Poliyanna ile BFF (Best Friends Forever) laçkalığına bulaşmak değil kesinlikle, öyle olsa evin içinde gördüğüm her örümceği avcumun içinde dışarı bıraktığımda da hissedebilirdim aynı huzuru.
Whatever: Aşkını her gün sigara-kahveyle geçiştirdiğimi sanarken, sigara-kahve aşkının tutkuyu nasıl arttırdığını farkedemedim. Sigara içmeyenler anlayamaz, aslında kahve yalnızdır hep kupasında.
Günlerdir bünyeyi kukumav kuşusu gibi düşündürttüren ve yine bünyede uçuk olarak kendine yer edinen askerlik mevzusuna son noktayı (nerdeyse) koymuş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyor olduğumu söylemeyi çok isterdim ama yaşamıyorum, yaşayacağımı da sanmıyorum. Dünyanın en gereksiz "şey"i dünyanın en gereksiz zamanında nasıl oluyo da hayatımın ortalık yerine cuk diye giriveriyo anlamış değilim. Ya da neden hala böyle bişi yapılıyo ki in the first place!?
Özgür ruhumun hiç bilmediğim koşullar altında sözde kısa olarak adlandırılan beş aylık bi dönem boyunca saçma ve de sapan bi yere tıkılacak olması miğde kıramplarına sebep oluyo gayet. Tipik oğlak erkeğim, back the fuck off, budur.
Diğer taraftan kılişe ötesi bi söylem var ya askere giderken mümkünse arkanda kimseyi bırakma diye, heh işte ne demektir o pardon!? Kendisi direkt negatif koşullanma değil midir? "Askere sevgilini bırakıp gidersen bil ki teoride seni, pratikte onu düdükleyen birileri çıkar!" kadar basit bi hadise midir acaba! MythBuster moduna geçip aksini kanıtlamayı bir borç bildim kendime, evet.
Yazdım kurtuldum ama rahatlamadım. Vicdani hakkımı kullanıp Pisuvar Köpekleri'ni başımıza musallat eden yurttaşlarımı reddettiğim gibi askerlik zamazingosunu da reddetmek isterdim toplumsal bilince öncülük edeceğini bilsem ama oluru yok korkarım. Üniversite yıllarında 20 kişi aynı anda aynı bilinçle dersleri asmayı bile beceremeyen insanlarız biz he-heyyt! Herkes yapıyo nasıl olsa de ve katıl sürüye işte, daha kolay ne var!?.
İçimin çekilmesi yetmedi, üstüne bi de giyince Beetlejuice olduğum şeyim..hmm..kazak/sivetşört/neyse-işte-o'yum çekti ilk yıkamada. Kendisini bazı testlere maruz bırakıp geri dönecekler asap. Canını çok yakmasalar bari, malum o da vicud haritamdaki yerini aldı geçen hafta bugün itibariyle.
O değil de asıl şu sürekli farklı akımlara neden olan tişörtler var ya baskılı, hastasıyım. Üzerinde "your pussy+my penis=great party" yazanına bile denk gelmiş ve içinde duran çakma personalara kıçımla gülmüşümdür, lakin bugün gördüğüm dumur-estlara gark etti beni. Otobüse binen sıradan bi çift ve üzerlerinde siyah tişörtler, kızınkinde kocaman bi ok ve üzerinde "this is my romeo" yazısı, oğlanınkinde de aynı ok ve "this is my juliet" yazısı. Hani cesaret aslında tüm bakışlara rağmen o tişörtleri giyebilmek ama suratlarındaki mal ifade söylemleri desteklemediği için tüm bakışlar daha bi anlam kazanmıştır eminim. Onu da geçiniz, oklar aynı yönü gösteriyo, yani yanyana durduklarında kız oğlanın julieti ya da oğlan kızın romiyosu, açıkta kalan yandı. Üç kişi yanyana durduğunda ise cinsiyet ayrımı gözetmeksizin buyrunuz size en şahanesinden bi threesome (bkz. resim).

arka plan(lar)ım değişse de doku aynı kalacak nasılsa!?.
sez Tyra DeSalvo at 10:36 PM Monday, October 15, 2007kaybolmayı beklerken:
dudak dudağa kaldığımız an çok yakında bulunacağımızı fısıldıyordu dilimin ucuna. ya da rüya görüyordum da çalan şarkı fişekliyordu bilinç altımı hafiften. uzun zamandır maruz kalamadığım alçak nefesin etkisiydi her iki şekilde de. çoktandır böyle gerçekçi sevişmemiştim geride kalan ruhlarla, uyuduğum yerden kalkıp müzikle birlikte tüm yaşam fonksiyonlarımı kapatmaya da gücüm yoktu. karanlıkta hüzünlü şarkılar dinliyorum bu akşam kalbim atmadan öylece dursun diye.
ucundan akıp gitmeden son kez:
başını arkaya her atışında tüylerimin dikenleri biraz daha delip geçer gibi oluyor kalbimi. ağır çekimde gölgelerini takip eden bir sapığım belki ya da seni tanrısı gören iflah olmaz bir kundakçı. etrafındaki her şeyi yaksam da dumanların arasından seçilecek olan tek şey yine bedenimi siyaha boyayan kırmızı saçların. kızıl değil onlar, o kadar öfkeli değiller. geçmişi silmeye çalışan her darbede bir telini daha koparıyorlar hezeyan yaratabilmek için, her seferinde daha da kırmızı oluyorsun ama farkında değilsin. sen bunları okurken ben buraları çoktan terk etmiş olacağım. sakın beni aramaya kalkma, en siyah tuşuna son bir kez daha bas sadece ucundan akıp gitmeden.
chocolate chip good-byes:
Sparks..Spaarks..Sparkle..Sparkles..Spar..Sp-..tamamlayamadan düştü yere. Beklentilerini boşa çıkarmayan gerçek çikolata parçacıklı kurabiyelere minnettar damlatıverdi son kan damlasını burnundan. Kulaklıklar hala kulağındaydı ama çalanın ne olduğunu anlayabilecek durumda olmasa gerekti. "6.61 you sure where my Spark is here!", önünde öldüğü marketle başında dikilenlerin zorlukla duyabildiği şarkı arasındaki ironiyi çözemeyecek olması çok acımasızcaydı. Oysa ki engelliler için yapılan otomatik kapıdan keyifle geçerken marketin tabelasını gördüğü anda nasıl da sevinmişti yine o kurabiyelerden yiyeceği için.
DeSalvo'dan masal(!)lar:
fantastik dörtlünün götünü oluşturmadan voltran'ı arayıp hal-hatır sormak istiyorum an itibariyle. her milletin bir kahramana ihtiyacı vardır, bu milletinki de benim! kalemim kılıcımdan keskin ayrıca çok dengesizim. tüm genç kızların rüyasında görmek istediği bi adamım, karizmamla da eritip bitiririm adamı. sonu hayal kırıklığıdır ama demedi demeyin, asla ve kat'a sorumluluk almıyorum bu bağlamda. yıllardır orada-burada-dünyanın dört bir yerinde-yedi düvelin her köşesinde takip ettiğim gökkuşağının dibine varmama bu kadar az kalmışken yoluma kimsenin çıkmasına izin veremem, nayır kusura bakmayın. hikayenin bu kısmı çok hüzünlü ama çaktırmama konusunda ısrarlı. ağlamayıp yandan atan pek çeşitli insan olmuş şimdiye kadar, sanırım o yüzden. prens prensini kurtarmaya giderken kırmızı başlıklı kızın taso oynadığı kocaman kurdu büyükannesine bile çaktırmadan tek boynuzlu atın sol ayağına atıp düşürmesi gibi aynı. hepsi de prensin m&m'sini almak içinmiş oysa ki. bolluk içinde büyüyen çocuklar hep böyle zaten, baban milkanın sahibi yani gözün doysun azıcık mal mısın! bak canım sıkıldı yine, neyse canım sevdiğim care bears çaktı işareti yukardan bak, gitmeliyim şimdi. sevgi, barış ve sert bir mmm..
Hastasıyım şu mimleme hadisesinin, değilim aslında ama iyi oldu bu akşam kafa dağıtmak babında. Neyse Wykka-jan'ın ağır baskısı sona ermişken ben de Vudukızım'ı mimleyeyim, adet yerini bulsun. Sorry in advance, baby!
Depresyonun etkisi altında yapılan yemeklerden hayır gelmediğini bile bile feda ettim barbunyalarımı. Özenle rendelediğim köy domateslerim ve gözlerimi yakmaya kıyamayan caanım soğanım için ise ayrıca yas tutmayı düşünüyorum. Sevgimi katamadım bugün size, çok özür dilerim..
Dün konuştuğumuz gibi arada bi istediğimiz kadar ölebilsek..hiç yaşayasım yok bugün.














